Monheim belediye meclisi şu sıralar bir cami inşaatını tartışıyor. Bu, din özgürlüğü, imar hukuku — ve en az bunlar kadar önemli olarak, "Monheimliler" ile "Monheim'de yaşayanlar" arasındaki ayrım hakkında açık birkaç söz hak ediyor.
Din özgürlüğü Temel Kanun'un 4. maddesinde yer alır. Bu, çoğu cami tartışmasına verilebilecek en kısa cevaptır. Bu, dini toplulukların ibadet yerlerini kurabilecekleri, dinlerini açıkça uygulayabilecekleri, devletin bir inancın içeriğini değerlendirmediği anlamına gelir. Semtteki inananların sayısına bağlı değildir. Dinin Almanya'da ne kadar eski olduğuna bağlı değildir. Eleştirilerinin ne kadar yüksek sesle dile getirildiğine bağlı değildir.
İmar hukukunun düzenleyebileceği şey, olup olmayacağı değil nasıl olacağıdır. Yükseklik, kullanım türü, gürültü emisyonları (evet, ezan dahil), park yeri — tüm bunlar düzgün bir planlama sürecinin konusudur. Meclisin gerçekten ele alması gereken sorular bunlardır. "Biz" "böyle bir binayı" isteyip istemediğimiz sorusu, meclisin yasal olarak soramayacağı bir sorudur. Monheim'in 90'larda gerçekten yeni bir Katolik kilisesi isteyip istemediğini tartışması kadar saçma olurdu.
Bu beni başta söylediğim ayrıma getiriyor. Tartışmanın bazı bölümlerinde "Monheimlilerin" ne istediğinden söz ediliyor. Bu ifade bir örtük iddia taşıyor: bir tarafta gerçek Monheimlilerin, diğer tarafta da Monheim'de-yaşayan-insanların olduğu. Bu küçük, sevimli, karışık, dost canlısı şehri adımlamış olan herkes, ayrımın bir kurgu olduğunu bilir. Üçüncü kuşak Türk-Alman emeklisi de bir Monheimlidir, 1960'ta Doğu Prusya'dan emekli demiryolcu da bir Monheimliydi. Monheim, Monheim'in yaptığı şeydir, olduğu şey değildir.
Neden bunu bir siyasi köşede değil de burada yazıyorum? Çünkü hukuk, tüm bunların zaten kararlaştırıldığı tek yerdir. Tartışmayı salt anayasa açısından yeniden okuyan, sonucu oldukça tartışmasız bulacaktır. Bu anlamda anayasa, siyasi işi bizim için yapıyor — her zaman değil ama bu davada evet. Belediye meclisinin işi hukuku uygulamaktır, dini tercihler üzerine bir halk oylaması düzenlemek değil.
Ben bu küçük şehrin meraklı bir katılımcısıyım. Eski Lutheran kilisesinde akşam ayinlerine katıldım. Ramazanda bir grup Türk müvekkil ve aileleriyle iftar sofrasında oturdum. Katolik, Protestan, Müslüman, Yahudi ve ateist müvekkillere avukat olarak aynı biçimde hizmet ettim. Bu dindarlık değil; iş. Ama deneyim Monheim'in sosyolojisi hakkında bir şey öğretiyor: buradaki çeşitlilik aslında oldukça mütevazı, bu konudaki yerel panik ise oldukça orantısız.
Bu beni camiye geri getiriyor. Bir bina. Çatılı. Duvarlı. Otoparklı. Normal bir imar başvurusu. Şehrin hukukçuları uygun bir karar yazacak. Bina büyük ihtimalle şehir merkezinden özellikle görünmeyecek. Cumaları oradan çıkanlar, Cuma namazı kılan Monheimliler olacak; kılmayan Monheimliler değil. Çoğumuz bunu, şehrin dışında açılan son süpermarketten daha az fark edeceğiz.
Din özgürlüğü bir hediye değil, bir haktır. Ve haklar reddedilerek daha konforlu olmaz. Uygulanması rahatsız edici olduğunda bile uygulanarak daha dürüst olurlar. Bir avukat olarak Temel Kanun'da en çok sevdiğim şey budur.
Bize bir hak vermek isteyip istemediğimizi sormaz. Zaten ona uymak zorunda olduğumuzu söyler.